Öğretmenliğe yeni başladığım yıllarda din derslerine o branşın öğretmenlerinin girme zorunluluğu yeni yeni oturuyordu. İdarecilerden biri bu dersi çalıştığı ilköğretim okulunda (bu arada okul isimleri değişik sanıp yazarın çok yaşlı olduğunu düşünmeyin, malum ülkemizde en hızlı değişen şey eğitim sistemleri) almak zorunda olduğu dersleri din dersinden seçip genelde derse işleri yüzünden girmiyorlar ya da girdiklerinde de önce biraz din dersi işleyip ardından kendi branşı ile ilgili konulara giriyorlardı. Bunun yanı sıra 28 şubat sonrası az sayıda din dersi öğretmeni olduğu için bazı okullarda tek bazı okullarda hiç (!) din kültürü öğretmeni çalışıyordu (ki hala hiç din kültürü öğretmeninin veya iki yıllık açık öğretim mezunlarının çalıştığı okullar çokça var). Bu sebeple bu derse maaş karşılığını doldurmak üzere başka başka branşlardan öğretmenler giriyordu. Onlarda müdür yardımcılarının usulünce işliyorlardı dersleri ve böylece ders oluyordu Din-Sosyal, Din-Matematik, Din-Beden… Sanırım yanlış olsa da din işlerinin diğer disiplinler ile birleştiği nadir anlar bunlardı.

Fikirsel tartışmalarda atıflar hep bir ortaçağa gider gelir. Çünkü bilinir ki; kilisenin baskısı fikir ve sanat üzerinden atılmaya başlamış ve böylece fikir ve sanat özgürleşmiştir. Yani bir aydınlanma olmuştur. Modern entelektüellik dini bu yüzden örselemeyle başlar. Çünkü o baskının, tabuların ve dogmaların içerisinde var olduğu ve terakkiye mani bir mefhumdur. Bu artık batı ortaçağının değil bizim topraklarımızda yürütülen bilimsel ve fikirsel çalışmalarında genlerine yerleşmiştir. Sanırım bu da batının iyi yönlerinden biri olduğu için heves edilmiş yılar öncesinde alınmış. Peki, bu aydınlanma sabah kalkılıp ilk aklına gelenin yaptığı bir şey mi olmuş? Elbette hayır. Herkesin bildiği gibi o dönem herkes bir batı ortaçağı yaşamadı. Çevresel kültür etkileşimi, diğer dinler ile etkileşimler, Hıristiyanlığın bilim ve kültürel mirası gibi birçok etken bu yeni akıma kaynaklık etmiş. Ama bu dönemi ve devamını yaşayanlar dışında kalan coğrafyalarda yani bizde din ile bilimin ayrıştırılmasına ve dinin bilimin ötekisi olmasına sebep olmuş.

Bu ayrım hala birçok insanın zihin haritasında önemli bir yer tutuyor. Tuttukları tarafa göre diğer tarafa etmedik eziyetleri bırakmıyorlar. Aslında böyle yaparak her iki tarafın kendini kutuplaştırdığı bir gerçek. Bu kutuplaşmada bozulmayacak bir şekil almaya kadar vardırılıp bir donuklaşmaya sebep oluyor. Pozitif bilimler - negatif ilimler, akli ilimler – nakli dogmalar derken birden bakmışız saçma sapan bir sınıflandırma almış gidiyor. Diğer taraftan insanlara din adına iyi örneklerde sunulmuyor. Işığın uzay yolculuğunu anlatamayan, NASA’yı israf ile suçlayan ya da dünyanın dönmediğini savunan tipler dini elbette temsil edemiyorlar.

Bilgi dediğimiz şeye neden tümden bakmıyoruz. Sonuçta bilgi insanın kendini ve çevresini tanıma ve öğrenme çabasının bir ürünü değil mi? Elbette yöntemler ve teknikler birbirinden farklı. Sonuçta beşerin bilim ile ulaşamayacağı sonuçları başka bir kaynaktan alması kadar doğal bir sonuç yokken deprem hakkında da sadece bir ilahi ceza veçhesiyle bakması elbette hiç doğal değildir. Yani, bir bilim insanı neden dindar olunca ezikleniyor veya bir din adamı pozitif bilimle uğraşınca değeri bazı çevrelerde bir kat daha artıyor. Aslında ikisi de kişisel tercihlerin hayatlarına yansıması kadar.

Bahsettiğim şey ne dini bir manifesto ne de bilim adına lakırdı üretiyorum. Sadece yaşantılarımızda zihnimizde var olan bu ayrım yüzünden heba olan nesiller adına üzülüyorum. Eskiden bir din adamının bilimle uğraşması kadar doğal bir şey yokken neden şimdi garip geliyor. “Bu doktorlarında dini imanı para olmuş” cümlesi neden bize iğrenç gelmiyor.  Bence şöyle bitirelim: Hadi barıştırın kendi zihninizde ayırdığınız dünyayı.