Yukarıdaki başlık, aslında bir kitap adı. Doç. Dr. Recep Ardoğan, mezkur eserinde İslam’da din özgürlüğü problemini, kelamî bir yaklaşımla ele almış. Kelam ilminin pratik değerini önemseyen biri olarak ben de eseri okuduktan sonra konuyu, efradını cami ağyarını mani bir çerçevede özetlemenin yerinde olacağına karar verdim. Zira bugün İslam dininin inanç özgürlüğü meselesine nasıl yaklaştığı, geçmişte olduğundan daha fazla önem arz etmekte.

İslam, hem son hem de tek hak din olduğu temel önermesiyle hareket eden bir inanç sistemidir. Öyleyse hak din olma telakkisi, başka inançların tanımını nasıl etkilemektedir? Onlara yaşam hakkı tanımakta mı, tanıyorsa özgürlük alanlarını ne ölçüde sınırlandırmaktadır?

Ardoğan’a göre; İslam’ın genel felsefesine göre bir fikir susturulduğunda, eğer doğruysa insanlar yanlışla doğruları değiştirme imkanından mahrum edilir. Eğer yanlışsa batıl ile çarpışması sonucunda, hakikatin daha açık şekilde anlaşılması ve daha canlı bir tesir yaratması imkanını kaçırmış olur. Böylece nass/hakikat şekli bir ikrara dönüşmüş olur. Ayrıca susturulan fikir yanlış da olsa kendisinde bir kısım hakikat bulunması mümkündür.[1]

İslam, tarihsel yürüyüşü boyunca ne farklı kültür ve medeniyetlerle karşı karşıya gelmekten çekinmiş ne de yan  yana yaşamaktan gocunmuştur. Kendi hakikat algısı sağlamdır ve bu da inananlarına bir özgüven verir. Bu sebepten Müslümanların hakimiyet sağladığı coğrafyalarda, başka din müntesiplerine karşı ne bir ötekileştirme yaşanmış ne de önyargı duvarları örülmüştür. Aksine İslam, komşuluk ettiği ya da içine aldığı kültürlerden faydalanma yolunu seçmiştir. Onlarda da ilim ve hikmet bulunabileceğinden hareketle muhataplarını anlama ve tanıma yoluna gitmiş, içine kapanma ya da tanımlamayı tercih etmemiştir. Çokluğa dayanarak azınlığı elimine etmek yerine, çoğulculuk ilkesini kitabın en başına yazmıştır. Çoğulculuğun ilk koşulu ise farklı olanı tanımak ve tüm farklılığı ile yaşama hakkına saygı duymaktır.

İnsanlığa sahici bir kurtuluş reçetesi temin eden cihanşümul medeniyetin taşıyıcısı olarak Müslüman, insanların dilleriyle, renkleriyle ve ırklarıyla farklı farklı yaradılışındaki ilahi hikmeti görür.[2] Bu çoğulculuğu yok etmek değil korumaktır asıl olan. Bu anlamda aşağıdaki ayet üzerinde tefakkuh eder ve hakikati ıskalamayan hükmü istinbat eder:

Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiklerinde, sizi denemek istedi. Verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyleyse iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır.[3]

Kuran’ın mesajı açıktır. Din özgürlüğü hususunda Kuran’da birbirlerini nakzeden ayetler bulunduğu iddiası, asgari tefsir usulü bilgisine haiz olunmadığına delalet eder.

Derinlemesine değil; yüzeysel bir tarih okuması yaptığımızda dahi şunu açıkça görürüz ki İslam dini asırlar boyunca farklı kültür, medeniyet ve inanç mensuplarıyla iç içe yaşamış; onların üzerinde egemen güç haline geldiği dönemlerde bile herhangi bir asimilasyona baş vurmamıştır. Tarihi tecrübemiz, bu hakikatin sayısız ispatıyla doludur. Birlikte yaşama kültürüne bağlı olarak toplumsal düzeni sağlamak için çeşitli kurallar ihdas edilmiş, bu kurallar sosyolojik realitelere riayet edilerek vaz edilmiştir.

Hıristiyan medeniyeti ile İslam medeniyetini bu perspektiften karşılaştırmak için dünün kayıtlarını bırakıp yalnızca bugünün manzarasına göz atalım. Zira geçmişte, Batı’nın davranış kodlarını belirleyen birincil amil kilise dogmatizmi idi. Bu sebepten Endülüs medeniyetini yok ederken sadece insanları ve onların inançlarını sembolize eden mabetlerini katletmekle kalmıyor, geride bıraktıkları kitaplara hatta hamamlara kadar tarumar edip üzerinde vahşice tepiniyorlardı.

 Bugün ise modern, hümanist ve her yere insan hakları pazarlayan bir Batı’dan söz ettiğimize göre; bu meyanda kusurlarından arınmış ve yol almış olunmasını beklemek gayet tabidir. Heyhat ki heyhat! Muhataplarımızın İslamofobik sanrıları iddialarını çürütmekte ve karnelerini lanetlemeye yetmektedir.

Artık şaşırmıyoruz! Zira modern batı medeniyetinin gökdelenlerine felsefe taşı döşeyenlerden biri olan Sartre’ın öteki”ni cehennem olarak görmesi, doğunun çocuklarında bulantı hissi uyandırmaya kafidir.

Biz bize bakalım...

Entellektüel düzeyde din hürriyeti meselesine yaklaşıldığında; ehl-i kitap başta olmak üzere diğer inanç mensupları ile nasıl bir ilişki kurulacağına dair farklı içtihatlar ortaya atılmış olmakla birlikte ümmetin kahir ekseriyeti, Kuran’ın çizdiği çizgiler muvacehesinde bir pratik geliştirmeyi başarmıştır.

Din özgürlüğüne en temel referans, herkesin bildiği bir ayet olan Bakara suresi 256. ayettir:

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğrulukla sapıklık iyice ayrılmıştır. O halde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır...”

Yukarıdaki ayetin “fitne kalkıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın[4] ayeti ile nesh olduğunu (hükmünün yürürlükten kaldırıldığını) savunmak; Allah Resulü’nün uygulamalarını görmezden gelmek ve modern-selefi felsefelere epistemolojik kurşun tedarik etmek anlamına gelir. Hz. Nebi’nin Medine vesikası elimizdedir. Bölge Yahudileri ile hangi sebeplerle savaştığı kayıtlıdır. Necran Hıristiyanlarının ayinlerini kendi mescidinde ifa etmelerine izin vermesi bir efsane değildir. Kudüs’ün fethinden sonra Hz. Ömer’in Yahudiler ve Hristiyanlar hakkındaki tavrı ve özenli davranışı hatırdadır.

İslam dinine göre savaşın sebebi, küfür değildir. Öyle olsaydı fethedilen yerlerde, öncelikle küfür cürmünün işlendiği mabetlerin yıkılması sonra da küfrün ideolojisinin savunuculuğunu yapan din adamlarının öldürülmesi emredilirdi. Bilakis ilgili nass[5] ve Hz. Resul ile Raşit Halifelerin uygulamaları, bu tezi çürütecek nice örneklerle doludur.

İman psikolojik bir akittir ve özünde cebri reddeder. İslam, körü körüne taklide dayanan bir imandan çok; rasyonel temellere dayalı, ikna edilmiş bir aklın imanına itibar eder. Çünkü ahlaki davranışın elde edilmesi ancak imanın iç tutarlılığını  sağlaması  ile mümkündür. Akıl içtenlikle ikna olmadan makbul bir dindarlık tezahür etmez. İnsanları, herhangi bir inancı kabul etmeleri yönünde zorlamak, sadece ikiyüzlülüğün ve düşmanlığın artmasına hizmet eder ki bu ne Hak Teala’nın ne de velayeti elinde bulunduranların arzu edeceği bir şeydir. Kuran’daki pek çok ayet, Peygambere düşenin sadece tebliğden ibaret olduğunu, insanlara özgür iradeleri ile  seçim yapma hakkının tanındığını vurgular.[6]

İslam’da din özgürlüğü sadece din seçme özgürlüğünü değil, herhangi bir dinin farklı yorumlarını tercih etme özgürlüğünü de sunar. Bir dinin içerisinde hakikat tekelciliği yapmak, hakikatin tek bir yorumu bulunduğundan hareketle ‘zorunlu hakikat’ anlayışını savunmak, İslami normlara aykırıdır.

Kuran “Allah bilir, siz bilmezsiniz[7] ibaresini tekraren kurarken insanın bilgisinin mutlak olmadığını vurgulamak istemektedir. Çünkü Kuran’ın bilgi kuramına göre, “Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır.[8] İslam, nassı yorumlamakta ve akide konusunda doğruyu belirlemede papalık gibi tek bir otoritenin varlığını reddeder. Hakikatin üzerindeki tüm beşeri vesayetler batıldır. İslam kültüründe hak ve hakikatin tayininde, çeşitli mezhebi inhisar ve gnostik inhirafların yaşandığı vakidir. Bugün bu kopuşların etkileri, İslam cemaatinde hala devam etmektedir.

Dinin referans noktasını teşkil eden kutsal metinlerdeki çeşitli içeriklerin yanlış yorumlanması, kimi grupların hakikat tekelciliği yaparak özünde; öz kardeşinden daha evla tutması gereken din kardeşini ötekileştirmesine dahi yol açabilmektedir.

Bu konuda doğru bir yargıya varabilmemiz cihat, mukatele, fitne ve mürtet gibi temel kavramları; Kuran’ın bütüncül yorumuyla tanımlayıp İslam kelimesinin semantik kökleri ve hermönetik derinliği üzerinde uzunca düşünmeye ihtiyacımız var.

Belki de yeniden düşünmeye değil, sadece hatırlamaya...

Baki selam...

 

 

[1] Recep Ardoğan, İslam’da Din Özgürlüğünün Temelleri, s.64

[2] Rum/22

[3] Maide/48

[4] Bakara /193

[5] Hacc/39-40

[6] Neml/92, Al-i İmran/20, Rad/40, Nahl/125, Enam/107, Kaf/45, Gaşiye/21

[7] Bakara/216, Nahl/74, Nur/19

[8] Yusuf/76