“önce her şeyi not etmeli, küçük heyecanları henüz sıcakken, elimizde hapsettiğimiz bir kuşun yüreği gibi çırpınırken kaydetmeli herşeyi! Uçup gitmesine izin vermemeli, hepsini yakalamalı ve tutmalı, hafızaya, akıp giderken her şeyi sürükleyen ve yok eden bu huzursuz ırmağa güvenmemeli. Önemsiz gibi, duyuların oyuncağı gibi görünen şeyleri, rengarenk bir şekilde büyük sandığa dizmekten çekinmemeli” diyor yazar.

Yaşadıklarımız, tanıklıklarımız, acılarımız ve umutlarımız her ne kadar öznel birer duygu gibi görünseler de hepsi yaşadığımız çağa, soluk alıp-verdiğimiz zamana bir katkıdır da aynı zamanda.

Yaşam dediğimiz son derece karmaşık ilişkiler yumağı çoğu zaman hiçte anlamadığımız bir şekilde bulunduğu yeri hak etmeyen bir çok kişiyi yukarılara, yükseklere, doruklara doğru çekerken tam tersi bir şekilde kimini de ısrarla ve inatla yaklaştırmaz doruklara. Ne kadar çabalasa da, ne kadar yorulsa da olması gereken yer bulunduğu yer olarak kalır, bilmiyoruz ki nedendir, yazgı desek rahatlarız çoğu zaman.

Tolstoy yaşamının güzel geçtiği bir zaman diliminde “mutluluğum sınır tanımıyor” demişti. Sınır tanımayan bir mutluluk nasıl olur tadımlamayan bilemez, biz de bilemeyenlerdeniz. Bildiğimiz sıradan bir gerçek var ki o da, Tolstoy’un sınır tanımayan mutluluğu aniden ve sebepsiz şekilde sonlanır. Geceleri darmadağın yatağından kalkar, bir daha yatmaz. Huzursuzca bir aşağı bir yukarı dolaşır durur. Ne olmuştu da herkesin çok güçlü biri olarak tanıdığı Tolstoy birden bire sevincini yitirmişti. Neden Rusya’nın bu kadar güçlü bir adamı trajik bir biçimde birden bire göçmüştü. Bu durumu açıklamak için işte yanıtların en korkuncu diyor yazar:  Hiçbirşey. Hiçlik.

Açıklanamayan umutsuzluklar yaşanıldığı gibi, her daim umudun diri tutulması da böyledir. Zor zamanlarda, karanlık günlerde umudu diri tutmak için hiçbirşeye ihtiyaç duymayan adamlar vardır. İşte Mehmet Eker tam da böyle bir adamdı.

Yetmişini henüz geçmişti oysa. Biraz şeker biraz kronik rahatsızlıklar peşini bırakmasa da direniyordu. Yüzünün kırışıklığına hüznü yansımıştı.

Hep diyorduk ya, hüzün yakışıyor bize… Yanlış söylemişiz be Mehmet Abi, hüzün değil, bize sevda yakışıyor, bize mutluluk, bize dostluk yakışıyor, bize en çok ta bu onurlu insanlık ailemizin içi mücadele azmiyle dolu dolu olmak yakışıyor. O’nun sevdasına ram olmak, O’nunla dolu olmak, O’na doğru olmaktır yakışan.  Ve biz seni her anı O’na doğru olan güzel adamlardan bildik.

Sesinin ritmi hala babacan, hala kuşatıcı bir adamın sesiydi.

Sarıldımı sımsıkı sarardı. Alnından öperdi yüreğini verdiği adamları.

Duygularla kabarıp coşmuş ve yazgıyla yoğrulmuş anların adamıydı.

Hareket dolu ve tutkuyla kaplı gençlik yıllarını geçirmişti İzmirde. Yeri yurdu, vatan toprağı İzmir’di. İzmir’e can verenlerdendi. Ruh katanlardı. İzmir’in kardeşliğine kardeşlik, dostluğuna dostluk katanlardandı. Zenginlerin değil fakirlerin ağabeyiydi. Güçsüzlerin, mustazafların, fakirlerin elinden tutar, zor zamanlarında yanlarında olurdu.  

Ve sanki şöyle seslendi hepimize; Gönlümü aşk derdine müptela edeceğim/ Canımı bela okuna hedef yapacağım/ Sana aşık olmadan sürdüğüm ömrü/ Bugün gönül kanıyla temizleyeceğim”

Müminlerin mihrabı, minberi, sohbeti oldu. Gerçeği hiçbir çıkara kurban etmeden yaşadı.

Güzel yaşadı. Güzellikler bıraktı. Güzelliklere vesile oldu. Bizlere can oldu, yol oldu, yoldaş oldu. Yanında olduk. Yanında kaldık.

Ruhun şad olsun, mekanın cennet.